Indıgenes-Days of Glory


Bir Zamanlar Fransa’da…

 Öncelikle savaş filmlerinden beklentiniz bol çatışma, kanın gövdeyi götürdüğü sahnelerse “İndigenes” filminde bulamayacaksınız. Cezayir asıllı Fransız yönetmen Rachid Bouchareb; 2. Dünya savaşı sırasında Fransız ordusunda bulunan Cezayir, Fas, Senegalli askerleri yakın markajına alıyor ve asıl amacı onlara uygulanan çifte standartı göstermek. Açılış  ve kapanış sahnelerinde etkileyici savaş sahneleri görmek mümkün ama başta dediğim gibi, salt savaş aksiyonu izlemek isteyenler “Fury” veyahut “Er Ryan’ı Kurtarmak “filmlerini izleyebilirler. Okuma-yazma bilmeyen Müslüman askerler daha önce hiç bulunmadıkları, görmedikleri Fransa için canla başla savaşıyorlar. Yıllar boyunca Fransa tarafından sömürülen bu ülkelerin evlatlarının kendilerini ilgilendirmeyen bir savaşta bulunmaları ayrı bir ironi. Bilindiği gibi özerkliklerini ilan eden ülkelere Fransızların neler yaptığı ortada.

 Fransız ordusunda savaşırken de türlü türlü ayrımcılığa uğruyorlar. Filmden bir sahneyle örneklendirmek gerekirse; yemek sırasında bulunan Fransız askerlere istedikleri yemekler verilirken, domates alacak olan siyahi askere domates verilmiyor ve ayrımcılığın fitili ateşlenmiş oluyor, ya da Fransız askerler istedikleri zaman izin alabiliyor, mektupları sansüre uğramıyor, çok rahat rütbe atlayabiliyorlar. Oysa sömürge askerleri savaş hattının en önüne konularak zaten ölüm mangaları olarak tayin ediliyor. Fransız Devleti için istatistikten başka bir şey değiller. Savaş bittikten sonrada Cezayir, Fas, Senegalli gazilere maaş ödenmeyerek ne denli çıkarcı bir ülke olduğunu, politikalarıyla insana karşı değer tanımaz olduklarını kanıtlamıştır Fransa. Oyunculardan; “Jamel Debbouze” Said Otmari karakteriyle 2006 yılında Cannes Film Festival’inde En İyi Aktör Ödülünü alıyor. Kendisi zaten “Angela, Amelie, Asterix ve Oburix” gibi yapımlarla kalitesini meyletmiş bir oyuncu. Hep hüzünlü bakıyormuş gibi mimikleri ile de bu role çok yakışmış. Filmdeki diğer oyuncularda ondan aşağı kalır yanı yok.




 Filmin parçalı kurgusu hoşuma gitti. Askerleri sürekli oradan oraya farklı cephelere sürüklenişini izliyoruz; Afrika’da çöl sıcaklarına da maruz kalıyorlar, kış ayında soğukta cebelleşiyorlar da. Savaşın en dramatik yanlarından birinin resmedildiği sahnede ise; küçük kardeşinin ayaklarını nefesiyle ısıtmaya çalışan ve kendi kabanlığını onun üstüne örten abinin ölüm- kalım anında bile kardeşlik bağlarına sımsıkı sarıldığı o an oluyor. "Savaşta kazanan olmaz" demişti ilkokul hocam. "Savaşan her iki ordudan da insanlar ölüyor, nasıl bir kazanan olur ki" diyordu! Hak veriyorum kendisine. Yönetmen Alman ordusuna çok yer vermiyor. Zaten amacının da bu olmadığı aşikâr. Fransa’ya; biz sizin için savaştık ama siz bize sırtınızı dönüyorsunuz diyen insanların sesi olmak için uğraşmış. Neyse ki korktuğum başıma gelmedi; son sahnede mezar taşlarının üstünde Müslüman askerlerin isimlerinin olmamasını bekliyordum; Filmin, Türkçe isminin “İsimsiz Askerler” olması beni bu şüpheye itmişti. Oysaki orjinali “Yerliler” olan film daha fazla tanınırlık sağlaması için böyle bir yöntem izlenmiş diye düşünüyorum. Neyse ki mezar taşlarına isimleri çok görmemişler. Yaşarken bu insanlara değer vermezken, ölülere saygı göstermeleri bir anlam ifade eder mi onu da size bırakıyorum.


 Filmi başarılı buldum; çünkü malum ülkenin yaptıklarının halı altına süpürülmesini engellemeye çalışıyor ve hafızalarımızı tazeliyor. Üstelik Amerikalıların savaştaki kahramanlıklarını izlemekten gına gelen ben, Avrupa filmlerinin de yeterli prodüksiyonla bu tarz işlerin altından kalkabileceğine tanık oldum. Ufak bir tarihi araştırmayla 130.bin sömürge askerinin ne şartlar altında cehennemvari cephelere yollandığını öğrenebiliyoruz. Yani yönetmen neler yaşanmışsa onu anlatmış. Yine dönemin kepazeliğini anlatan müthiş bir sahne var. Taburun Çavuşu rütbe atlayarak Başçavuş oluyor. Said ile oturan yeni Baş çavuşumuzun aslında annesinin Arap olduğunu öğreniyoruz. Orduda rütbe atlamayı bekleyen Müslümanlar var ama onlara istedikleri verilmiyor. Başçavuş bunu gizlemiş. Bu sahne zaten Müslümanların kullanılmış peçete gibi bir köşeye atılacağının göstergesi. Müslümanların akıbetini ve gelecekte onları neler beklediğini (ya da beklemediğini) gözler önüne seriyor. Filmin söylemek istediği tüm gaziler adına; onlara madalya, şan, şöhret yerine hayatlarını idame edecekleri maaş verilmesine yönelik. Sadece üç kuruş para.


(Bu yazı ilk olarak Sinegazete.net sitesinde yayınlanmıştır)

Yorumlar

Popüler Yayınlar