Europa Report


Europa Uydusunda Hayat Var Mı?


 Dünyanın dışındaki bir gezegende yaşamın olup olmadığı insanlığın en büyük meraklarından biridir. Tanrı varlığı ile de bağlantılı olan bu soru uzun yıllardır cevaplanmayı bekliyor. Başta NASA olmak üzere ülkeler, uzaya roket fırlatıyor, astronot yolluyor, konuya dair makaleler yazılıp çiziliyor. Biz de bu gelişmeleri uzaktan da olsa takip ediyoruz. Kimileri zaten Mars’ta yaşam var ya da Ay’a hiç ayak basılmadı diye dursun ben bu komplo teorilerine hiç girişmeyeceğim. Benim kanaatim “Bilinmezlik”ten yana. Egemen güçlerin sunduklarını almak zorundayız. Uzayla yakından uzaktan alakalı olmayan bir ülkede yaşadığımızdan, uzay araştırmaları yapan ülkelerin incelemelerine minnet etmek durumundayız. Bu sebeple önümüze sunulan bilgileri özümsemekten başka çaremiz yok. Ya da hiç açıklanmayan bilgiler varsa bunları öğrenebilmemiz mümkün değil (ki ben birçok şeyin açıklanmadığını düşünenlerdenim). Var olan uydularımızın da Fransız menşeili olduğu düşünülürse ne kadar geri kaldığımız ayan beyan ortada uzay konusunda. Bu sebeple büyük abilerimizin keşiflerini beklemekten başka çaremiz yok.



 Uzun yıllar boyunca uydumuz olan Ay bilimkurgu konularına bol bol malzeme verdi. Ay’da yaşam olabileceği düşünüldü. Birçok film yapıldı konuyla alakalı. Hatta hala Ay’dan ekmeğini kazananlar var. Onlardan biri de “Marslı” romanının yazarı “Andy Weir”. Yeni romanı “Artemis” ile Ay’da kurulan kolonileşmeye tanık oluyoruz. Kurulan bu şehir beş adet yapıdan oluşuyor; Armstrong, Conrad, Aldrin, Bean ve Sheppard. Bu isimlerin uzaya çıkan ilk Astronotların isimleri olması hoş bir gönderme olmuş. Bilimkurgu sadece Ay’ı konu edinmedi. Mars da popüler kültür aracı olarak bilimkurguya hizmet etti. Defalarca Mars’a sadece filmlerde de olsa ayak bastık. Bu filmlerden benim en sevdiklerim; Red Planet (Kırmızı Gezegen-2000) ve Mission to Mars (Görev Mars-2000) filmleriydi. Fark ediliyor ki Milenyuma girmemizle birlikte Marsa da giriş yaptık.  Red Planet filminde; Val Kilmer’in oynadığı karakterin Mars yüzeyinde kaskını çıkartıp, ölmesini beklerken oksijenle karşılaşması benim hala unutamadığım ve bilinçaltıma işleyen sahnelerden biri. Ne Ay yüzeyinde ne de Mars’ta istediğimizi bulmuş değiliz. Ta ki “Europa” uydusunda yer altı okyanusu keşfedene kadar...


 Europa Report (Jüpiter Macerası-2013) filmi de burada devreye giriyor. 6 kişilik Astronot ekibi dünyaya 800 milyon km uzaklıkta olan Jüpiter’in uydusu Europa’ya doğru yola çıkıyorlar. 2 yıl sürecek olan bu yolculuğa çıkmalarını sağlayan motivasyon kaynakları ise: yaşam belirtisi bulabilmek. Filmin arkasını yasladığı konu tamamıyla gerçek. Hubble Teleskopu Europa’da uzaya su püskürten gayzerler buldu ve uyduda yer altı okyanusu olduğu kesin gibi. Filmde de Europa’nın yüzeyinin altında teknolojik aletler sayesinde bir şeylerin olduğu görülüyor. Isı yaydığına kanaat getirilince sıcak su kaynağı olabileceği şüpheleriyle 6 kişilik ekibimiz soluğu Jüpiter’in yörüngesinde alıyor. Europa’ya varana kadar uzay mekiğinde ki astronotları tanıyoruz ve günlük alışkanlıklarına tanıklık ediyoruz. Mesela James Corrigan (Sharlto Copley) ailesine özlem duyuyor ve onlara sürekli video gönderiyor. Bazen onun aracılığıyla film belgesel tarzına bürünüyor, çünkü eline handy-cam alıyor ve sağı solu çekiyor. En başarılı bilimkurgu yönetmenleri arasında benim nezdimde ilk üçe giren Neill Blomkamp”ın fetiş oyuncusu olan Sharlto Copley’in bu filmde ufakta olsa rol alması hoş bir detay olmuş. Filmografisinde bilimkurgu filmlerinden geçilmiyordu bir yenisi daha eklenmiş oldu. Tamamı öznel bakış açısı (First Person) ile çekilen “Hardcore Henry” filminde olduğu gibi yine Sharlto Copley vasıtasıyla, öznel bakış açısına onun sahnelerinde geçiş yapıyoruz. Bir diğer astronotumuz; Uzayda 300 saati aşan yürüme rekoru bulunan Andrei Blok (Mikael Nyqvist). Nedense Rus karakter rolleri oynayan Mikael yine bu filmde bir Rus astronot olan Andrei’ye hayat veriyor. Onu ilk olarak “John Wick” filminde Rus mafya babası olarak izlemiştim. Oğlunun açtığı belayı kapatmaya didinen, etrafta “Babayega” diyerek dolaşan, ağzında purosu eksik olmayan, etrafa kasvetli bakışlar atan bir sosyopatı canlandırmıştı. Bu filmde de ekibin “Rıza baba”sı olarak yer alıyor. Tabi hüzünlenmemek de elde değil! Kendisini geçen sene 58 yaşında kanserden kaybettik ve onu artık beyazperdede izleyemeyecek olmak acı veriyor.


 Bir diğer oyuncumuzda Rosa Dasque rolüyle “Anamaria Marinca”. Açıkçası kadro bence şampiyonlar ligi gibi. Film de iyi. Niçin ses getiremedi bu film anlamış değilim. Anamaria Marinca, Romen sinema oyuncusu ve siz onu muhtemelen “4 ay, 3 hafta, 2 gün” filmiyle tanıdınız. Bu film 2007 yılında Cannes Film Festivalinde Altın Palmiye ve Fibresci ödüllerini almıştı. Anamaria’da başarısını 2004 yapımı “Sex Traffic” filminde oynadığı rolde, aldığı Bafta ödülüyle taçlandırdı. Sonrasında uluslararası yapımlarda rol almaya başladı ve 4-5 senedir de Hollywood filmlerinde kendisini izliyoruz (Fury, Kabuktaki Hayalet, Mars). Filmde en sevdiğim rolü oynuyordu, en kritik rol zaten ona aitti. Diğer üç astronot rollerinde; Daniel Luxemborg karekterini Christian Camargo canlandırıyor. “Penny Dreadful, Alacakaranlık” dizilerindeki rolleri haricinde önemli bir yapımda rol almamış. Çin asıllı Amerikalı Danniel Wu’yu “Warcraft” faciasında izlemiştik. Yakında çıkacak yeniden çekim “Tomb Raider” filminde de izleme fırsatı bulacağız. Son olarak Karolina Wydra’nın filmografisindeki en önemli yapım olarak bu filmi söyleyebiliriz. Bu üç astronot rollerindeki oyuncular ikinci planda, ilk söylediklerim başrol mevkiindeler. Ama hepsi de oyunculuklarının hakkını veriyor. Kendinizi uzay mekiğinde, astronotlarla birlikteymiş gibi hissetmeniz için ellerinden geleni yapmışlar. Arada dünyaya da gidip bu yolculuğu finanse edenler ve bilim adamlarının konuşmalarını dinliyoruz. Bu konuşmayı yapanlardan biri de Dr. Sokulov rolündeki Dan Fogler. Kendisi bir komedyen ve Harry Potter evrenini Amerika kıtasına taşıyan “Fantastik Canavarlar” filminde izlemiştik kendisini. Bu filmde kilit bir rolden ziyade yapılan yolculuğun bilimsel değerini açıklama görevinde. Oyunculuklar kısmında bir sıkıntı yok fazlasıyla tatmin edici.


 Yönetmenlik kısmına gelince de orda da bir başarı hâkim. Kurgu geçişleri zekice tasarlanmış. Uzay mekiği içinde klostrofobik bir ortam sağlanmış ve Europa uydusu sahneleri itinayla hazırlanmış. Ekvatorlu yönetmen Sebastian Cordero’nun ismini ilk defa bu filmde duydum ama filmdeki vizyonu sebebiyle 2004 yılında çekmiş olduğu “Chronicas (Katilin İzinde)” filmini listeme almama sebep oldu. Başrolünde John Leguizamo’yu oynattığı filmi izleyip, inceledikten sonra yönetmenin kat ettiği yolu görmek daha mantıklıca olur.

 Gelelim Europa uydusundaki sahnelere. Bilimkurgu filmlerini incelerken gerçeklikle kurdukları bağı irdelemek zorundayız. Bilindiği gibi Europa’da tuzlu su olabileceği konuşuluyor. Ama filmde bundan bahsedilmiyor. Suyun tuzlu olup olmamasın şöyle bir önemi var; evrimin gerçekleşmesi ve yaşamın başlaması için tuzlu suya ihtiyaç var. Fakat filmde suyun cinsi hakkında bilgi edinemiyoruz belirli sebeplerden dolayı. Filmde de astronotlar zaten daha önceden gördükleri buz tabakasından örnek almak istiyorlar ama uzay mekiği tahmin edilen iniş yerinden 30 metre kayarak farklı bir noktaya iniş yapıyor. Filmin yolculuk akışından gerilim seyrine doğru kayması bu şekilde oluyor. Her şey gerçeğe uygun olarak lanse edilmiş. Buz kütleleri, uzay yürüyüşleri, kostümler ve Europa yüzeyi çok gerçekçi. Ekibimizde buz tabakasının altında okyanusu buluyor ve gelecekte oraya deniz altı göndermek için büyük bir adım. Ama beklenmeyen bir şeyler oluyor. Astronotlar teker teker ışık huzmesi gördüklerini iddia ediyorlar. Paranoya mı gerçek mi bunun cevabını filmi izlerseniz bulabileceksiniz ama bu eklenti nefis olmuş. Filmin bu ikinci kulvarı dediğimiz bölümü adeta soluksuz izlenecek cinsten. Hidrojen ve oksijenin de bulunduğu Europa uydusunda astronotların başına gelenler hiç de mantıksız değil. Filmin sonuna ithafen de şunu söyleyebilirim; son zamanlarda izlediğim en akılda kalıcı sonlardan biri. Ama sondaki tasarımın pek tatmin edici olduğunu düşünmüyorum. Matrix filminden esinlenildiği her zerresinden belli. Orijinal bir şeyler ortaya konabilirdi. Sözün özü gerçeklikten sapmayan, düzgün oyuncuklara sahip, izleyeni düşündürten ve sonunun gerçekleşme olasılığı ile yeni bir çağa gireceğimiz, fütüristtik bir yapım var karşımızda. Mutlaka izleyin.

(Bu yazı ilk olarak Sinegazete sitesinde yayınlanmıştır)

Yorumlar

Popüler Yayınlar